Tüm Yazılar
Kitabın ArkasıAugust 2026 · 9 dk okuma

Otomatik Portakal

Nadsat Türkçeye çevrilebilir mi?

Otomatik Portakal

Aziz Üstel'i nasıl biliyordunuz bilmiyorum. Ama Otomatik Portakal çevirisini okuduktan sonra biraz etkilenmelisiniz.

Bazı kitaplarda çevirmeni unutursunuz.

Bazılarında iyi bir çeviri okuduğunuzu fark edersiniz.

Bir de çok daha nadir rastlanan bir şey vardır: Bir noktada kitabı kapatıp kapağa geri dönersiniz ve "Bunu kim çevirmiş?" diye bakarsınız.

Otomatik Portakal benim için tam olarak böyle bir kitap.

Ve o isim:

Aziz Üstel.

Anthony Burgess'ın A Clockwork Orange'ını başka bir dile çevirmek zaten güç bir iş. Çünkü Burgess yalnızca bir roman yazmadı. Romanın içine başka bir dil yerleştirdi.

Adı Nadsat.

Ve tam burada çeviri, çeviri olmaktan çıkıyor.

Önce Nadsat meselesi

Alex ve arkadaşları bildiğimiz İngilizceyi konuşmazlar. Burgess, İngilizce gramerin içine büyük ölçüde Rusçadan türetilmiş sözcükler, Cockney, çocuk dili ve kendi uydurduğu ifadeleri yerleştirerek gençlere ait yapay bir sosyolekt yaratır.

Okur başlangıçta dili tam olarak anlayamaz.

Ama Burgess size sözlük vermek yerine sizi Alex'in dünyasına bırakır. Bir süre sonra sözcüklerin anlamlarını bağlamdan öğrenmeye başlarsınız.

Bu son derece zekice bir edebiyat numarasıdır.

Çünkü siz Nadsat'ı öğrenirken, farkında olmadan Alex'in dünyasına da alışırsınız.

Başlangıçta yabancı olan normalleşir.

Dil yabancılığını kaybeder.

Ve belki de daha rahatsız edici olanı, şiddet de yabancılığını kaybetmeye başlar.

Dolayısıyla Nadsat yalnızca "havalı bir gençlik argosu" değildir.

Romanın ahlaki mekanizmasının parçalarından biridir.

Peki böyle bir şeyi nasıl çevirirsiniz?

Nadsat Türkçeye çevrilebilir mi?

Kelime kelime?

Bence hayır.

Ve Aziz Üstel'in dehası belki tam burada başlıyor.

Üstel, Burgess'ın yarattığı dili Türkçeye mekanik olarak taşımaya çalışmak yerine şu soruyu sormuş gibi:

Bu çocuklar Türkçede nasıl konuşsaydı, Türk okur Burgess'ın yarattığı yabancı, arsız, komik, saldırgan ve kendine ait dünyayı hissederdi?

Sonuçta ortaya yalnızca Türkçeleştirilmiş bir Otomatik Portakal çıkmıyor.

Neredeyse Türkçe bir Nadsat çıkıyor.

Kitabın daha ilk sayfasında bunu duyuyorsunuz.

Korova Sütbarı'ndayız.

Alex arkadaşlarını tanıtıyor:

Pete, Georgie ve Aptalof.

Ve sonra:

Aptalof ki ne Aptalof!

Burada duralım.

Orijinal karakterin adı Dim.

İngilizcede dim, zekâsı kıt, anlayışı yavaş, biraz aptal anlamlarını taşıyabilir.

Bunu "Aptal" diye çevirebilirsiniz.

Ama Aziz Üstel Aptalof diyor.

Bir Türk okur kelimenin ne demek olduğunu anında hissediyor.

Ama "-of" ekiyle kelime aynı zamanda yabancılaşıyor, Slavlaşıyor, Nadsat evrenine geri bağlanıyor.

Tek kelimede hem anlamı aktarıyor hem atmosfer yaratıyor.

Bu artık sözlük karşılığı bulmak değil.

Dil tasarlamak.

Sonra "mangır" geliyor.

Alex ve arkadaşlarının parası var.

Üstel'in Alex'i:

Ceplerimiz mangır dolu.

"Para" diyebilirdi.

Demiyor.

Çünkü "ceplerimiz para dolu" Alex değildir.

"Mangır" kelimesi yalnızca ekonomik bir nesneyi tanımlamaz. Konuşanın sınıfını, tavrını, yaşını, kabalığını ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de taşır.

İyi çevirinin küçük mucizelerinden biri burada saklı:

Kelime aynı şeyi söylemez; aynı etkiyi yaratır.

Piliçler, moruklar, ziftlenmek ve dünden fit olmak

İlk birkaç sayfada Üstel'in kurduğu Türkçe evren giderek genişler.

Korova'daki genç kadınlar "piliç" olur.

Aptalof afyonlu sütü içince "dünden fit" olur.

Başka yerlerde karakterler yemek yemez, "ziftlenir."

Bir adam yalnızca adam değildir; moruktur.

Bir yazar, "yazar" olmanın yanında "toy kalem yalayıcısı" olabilir.

Üstel böylece Türkçenin farklı dönemlerinden, sokaktan, argodan ve konuşma dilinden sözcükleri alıp Burgess'ın yapay gençlik dilinin işlevine koşuyor.

Ve önemli olan şu:

Bunlar yalnızca "renkli kelimeler" değil.

Birlikte bir ses oluşturuyorlar.

Alex'in sesi.

Çevirmenin görünmez olması gerektiğini kim söyledi?

Çeviri hakkında sık tekrarlanan bir ideal vardır:

İyi çevirmen görünmez olmalıdır.

Otomatik Portakal bu fikri biraz zorlaştırıyor.

Çünkü Burgess'ın kendisi dili görünür hale getirmiş.

Dolayısıyla çevirmen tamamen görünmez olursa, yazarın en görünür edebi aracını da ortadan kaldırma tehlikesiyle karşı karşıya.

Aziz Üstel bunun tersini yapıyor.

Burgess'ın kelimelerini değil yalnızca, kelimelerinin yaptığı işi çevirmeye çalışıyor.

Bunun bedeli de var elbette.

Türk okur, Rusça kökenli Nadsat sözcükleri karşısında İngilizce okurun yaşadığı yabancılığı birebir yaşamıyor. "Mangır", "piliç" ya da "moruk" bize yabancı değil.

Dolayısıyla Burgess'ın yabancılaştırmasının bir kısmı azalıyor.

Fakat karşılığında başka bir şey kazanıyoruz:

olağanüstü canlı bir Türkçe anlatıcı sesi.

Ve çeviri tartışmasını ilginç yapan da tam olarak bu.

Aziz Üstel'in yaptığı tercihlere "doğru/yanlış" diye bakmak yerine şu soruyu sormak çok daha verimli:

Bir dil çevrilemiyorsa, onun işlevi yeniden yaratılabilir mi?

Üstel'in cevabı sanki:

Evet.

Ve sonra fark ettiğiniz başka bir şey var.

Romanın korkunç dünyası bazen çok komik geliyor.

Bunun rahatsız edici olması gerekiyor.

Alex korkunç şeylerden söz ederken bile dil zıplıyor, oynuyor, şakalaşıyor.

Üstel'in Türkçesi de aynı tehlikeli çekiciliği koruyor.

Bir sahnede şiddetin ortasında bile Aptalof "zıp zıp zıplıyor"; Alex'in anlatısı grotesk, hızlı ve neredeyse çocukça bir ritimle devam ediyor.

İşte burada çevirmenin işi yalnızca "ne oldu?" sorusunu aktarmak değildir.

Okurken bize ne oluyor? sorusunu da çevirmektir.

Alex'ten tiksinmemiz gerekir.

Ama onu dinlemek isteriz.

Şiddetten uzaklaşmak isteriz.

Ama dil bizi metnin içinde tutar.

Burgess'ın büyük başarısı budur.

Türkçe baskıda bu mekanizmanın çalışmaya devam etmesinde Aziz Üstel'in payını görmemek zor.

Peki Aziz Üstel'i nasıl biliyordunuz?

Belki gazeteci olarak.

Belki televizyoncu olarak.

Belki spor yazarı olarak.

Belki çevirmen olarak.

Belki adını kitapların künyesinde onlarca kez gördünüz ve üzerinde hiç durmadınız.

Ama Otomatik Portakal'ı Türkçe okuduysanız, onu bir kez daha düşünmenizi öneriyoruz.

Çünkü elinizdeki kitapta kapağın üzerinde Anthony Burgess yazıyor.

Haklı olarak.

Ama hemen içerida başka bir isim daha var:

Çeviren: Aziz Üstel.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısının künyesine göre bu çevirinin ilk basımı Ocak 2003'te yapılmış; elimizdeki nüsha Ocak 2020 itibarıyla 32. basıma ulaşmış.

Bir kitabın onlarca baskı boyunca Türkçede yaşamaya devam etmesinde yazarın yanında o kitabın Türkçe sesini yaratan kişiyi de konuşmak gerekmez mi?

Bizce gerekir.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Başta sorduk:

Nadsat Türkçeye çevrilebilir mi?

Şimdi soruyu değiştirelim.

Bir çevirmenin görevi Nadsat kelimelerini Türkçeye çevirmek midir, yoksa Türk okurun zihninde Nadsat'ın yarattığı dünyayı yeniden kurmak mı?

Eğer ikincisiyse Aziz Üstel'in yaptığı şey yalnızca çeviri değildir.

Bir çeşit yeniden yazımdır.

Bir ses mühendisliğidir.

Bir kültürlerarası dil tasarımıdır.

Ve belki de çevirmenin en büyük başarısı, yıllarca bize kendi bulduğu kelimeleri Burgess'ın kelimeleriymiş gibi okutabilmesidir.

Sonra bir gün durup:

Bir dakika. Aptalof'u kim buldu?

dersiniz.

Kapağı açarsınız.

Künyeye bakarsınız.

Ve o zaman LKK'nın bu yazısının başlığı anlam kazanır:

Aziz Üstel'i nasıl biliyordunuz bilmiyoruz.

Ama şimdi biraz etkilenmelisiniz.

Londra Kitap Kulübü | LKK

Kitabı değil yalnızca; kitabın dilini, yolculuğunu ve ardındaki insanları da okuyoruz.

Dergiye Dön